İslam dünyasında ikinci bin yılın müceddidi (Yenileyeni,güncelleyeni) olarak anılan İmam-ı Rabbani Hz. (Ahmet Faruki Serhendi M. 1563-1624) yarım yüzyıllık hayatım boyunca ıstırabını çektiğim,var oluşu doğru anlamlandırabilmek noktasında,başlıca yol gösterici zatlardan birisi olmuştur benim için…
Her ne kadar,onun Mektubatını en az 5 kere okunuş olduğum halde,en çok yüzde yirmisini anlayabilmiş olsam bile, (Çünkü İmam-ı Rabbani Hz.’nin eşine-dostuna yazmış olduğu mektuplardan oluşan bu dev eser, “Hal” ilmini anlatmaktadır.) belki de diğer alimlerle aynı şeyleri söylediği halde,onun üslubu veya tarzı bana daha bir sıcak gelmiştir hep…
Yirmili yaşlarıma geldiğimde,hayatımı anlamlandırabilmek adına felsefeden medet ummuş olmam ve bu çerçevede,başta dinler olmak üzere,çeşitli düşünce akımları ile ilgili araştırmalarım, “Bütünü” bulmak konusunda beni tatmin etmediği gibi,şüphelerimin de derinleşmesine yol açtı…
Evet…O dönemde bir Dostoyevski’yi okumak;insan ruhundaki en kıvrandırıcı kırılmaları en derin bir saydamlıkta verse bile,bir Nietzsche’yi okumak;insanoğlunun tüm tarihi boyunca ortaya koyduğu kültür ve geleneklerin nasıl bir çifte standarda hizmet ettiğinden bahisle,dürüstlüğü kutsaması ve bu uğurda tüm değerlerin yıkılarak insanlığın yeniden inşasına yönelik negatiften medet uman nefis eserler vermiş olsa bile,bir kafka’yı okumak;bireyi ön plana çıkartarak “İyi” olarak nitelendirilmiş tüm toplumsal kötülüklerin telafisi noktasında çok derin ve karmaşık eserler vermiş olsa bile benim “Mutlağı” arayışlarıma bir cevap vermekten çok uzaktı…
Diğer taraftan,başta İslam olmak üzere diğer dinlere baktığımda,ön koşul olarak “İnanmayı” dayatıyor oluşları,o günkü aklımla bana “Kendini sınırlama” olarak görünüyordu.Halbuki gerçeği bulma noktasında araştırmayı,sorgulamayı,eleştirmeyi ve şüphe etmeyi kendisine ölçü koyan Sati’nin böyle bir sınırlamaya kendisini mahkum etmesi,en başta gerçeğe saygısızlık olarak görünmekteydi.Üstelik kendisini yeterince bilemezken,yani kendisinde var olduğunu düşündüğü ruhunu,kalbini,nefsini ve diğer özelliklerini bilmek bir kenara,onların potansiyelleri ile ilgili en küçük bir farkındalığa dahi sahip olamamışken,bir dine inanıp,onun kuralları çerçevesinde,yukarıda saydığımız tüm bu olgulardan dolayı imtihan ediliyor oluşu, ona çok saçma ve abes görünüyordu…
Hatta hatırlayabildiğim kadarıyla bu konuda kendi kendime bir formül bile geliştirmiştim…
Bir insanın, var oluşu anlamlandırabilmek adına bir dine inanması= O insanın kendisini sınırlamasıdır…
Kendi varlık sınırlarını bilemeyen bir insanın,sınırlı bir öğretiye bağlanması= Kendisinin çok büyük bir kısmını yok saydığından,kendisini aldatmaktır…
Dolayısıyla,bir dine inanmak= Kendini aldatmaktır…
Gerçektende,bu filozofların benim hayatı algılayış biçimime etkileri inkar edilemeyecek derecede büyük olmuştur…Ancak bu çok derin etkiye rağmen kalbimin huzur bulmaması ve şüphelerimin devam ediyor oluşu,felsefenin ve onun bilinç düzeyinin çok ciddi bir yetersizliğine işaret ediyordu…
Ta ki…Mevlana ile tanışıncaya kadar…
Mevlana’nın şu sözü,düşünce sistemime yeni bir perspektif kazandırıyordu…
“Eğer bir sorunun çözümü ile ilgili bir grup içerisinde kesin bir netice çıkmıyorsa;oradaki bilinç düzeyi yetersizdir.Dolayısıyla bir üst bilince ihtiyaç duyulmaktadır…”
Yukarıda mealen söylediğim Mevlana’nın bu sözü,sanki karanlık labirentler içerisinde çaresizce debelenen filozoflara hitaben yazılmıştı ve çok büyük bir kısmı onların hegemonyasında olan biz insanlara da ışık oluyordu…
Diğer taraftan, “Üst bilinç” , “Alt bilinç” gibi kavramlarda kişinin algılayış biçimi ile sınırlı kalabileceğinden,bu muğlak gibi duran ifadelerin açılımının doğru yapılması gerekmektedir.Şüphesiz,gelmiş geçmiş filozofların çok büyük bir kısmının amacıda sezgisel olarak hissettikleri “Mutlağı” bulmak olduğuna göre,onları bütünü bulmada yetersiz bırakan o üst bilinç noksanlığı ne idi acaba?
O üst bilinç,Tevhid bilincidir…Tevhid bilinci direkt olarak “Asıldan” beslenen bir bilinç olup, “Bütünü” kavramada insanoğlunun tutunabileceği yegane araçtır…
Kelime-i Tevhid “La ilahe illallah” (Tanrı yoktur sadece Allah vardır.) demektir. “La ilahe” ile,bizim algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız,ister vehim mertebesinde olsun,isterse varlık mertebesindeki bütün varlıkların Allah’ın mahlukatı olduğuna işaret edilmektedir. “İllallah” Allah’ın varlığından başka kendi başına münhasır hiçbir varlığın olmadığına,sadece bölünmez,parçalanmaz,cüzlere ayrılmaz,ayrı ve ayrılık hükümlerinden beri “Allah’ın” var olduğuna işaret edilmektedir.Varlık aleminde ve mümkinat dairesinde yaratılmış olan her bir birim,ancak ve sadece onun varlığına ve kemalatına ayna olmak konumundadır…
İşte, “La ilahe” ile ortaya koyulan; en başta ilahlık sevdasıyla yaratılmış olan nefislerimizden neş’et eden tüm putların “Yok” olarak kabul edilmesidir…
Şu beşeri alemde,kendi başımıza yokluğumuzu ve hiçliğimizi gerçek anlamda idrak etmediğimiz sürece Tevhidin “La” (Yok,hiç) boyutunda kalırız…Tevhidin “La” boyutu,başta felsefeciler olmak üzere,insanoğlunun kendisinden ortaya çıktığını düşündüğü hayrın ve kemalatın menşei olarak yine kendisini görmesi veya yaratanın onun benliğine imtiyaz vermiş olduğunu zannetmesidir.Bu zannediş nedeniyledir ki,başta varlığın öznesi olarak gördükleri nefislerini putlaştırmak için,putlardan çeşitli araçlar edinirler…
İnsan bu düzlemde kaldığı sürece hakikat adına yapmış olduğu akıl yürütmelerden dolayı nefsinin ve şeytanın saptırmalarından asla kurtulamaz…Daha değişik bir ifade ile;insanın varlığı benlik bilinci ile anlamlandırabilmesi,zaman zaman gerçeğin cüzlerini yakalayabilse bile,hiçbir zaman nefsin sıfatları olan korku,kin,nefret,menfaat gibi olgularla mümkün değildir…İsterse o insan Tevhide iman etmiş olduğunu söylemiş bile olsa…Hayatları korku,nefret,çıkar,ihtilaf ve şüphe üzerine kurulduğu halde,bunu kendi benliğinden görmeyip,diğerlerini yargılayıp zulüm edenler,zahirde güçlü görünseler bile makro düzlemde (Hakikat boyutunda) sadece kendilerini kandıranlar ve kendi nefislerine zulüm edenlerdir…
Şöyle bir,günümüz dünyasının son olaylarını gözlemlediğimizde,bunun en radikal örneklerini görebiliriz…
Evet… Şerrin de şerri vardır.Ancak İsrail’in en son Gazze operasyonuna baktığımızda,insan algılamasının sınırlarını zorlayan vahşet görüntüleri karşısında,bir taraftan kendilerini Birleşmiş Milletleri ile,demokrasi ve insan hak ve özgürlüklerinin menşei olarak gören,gelişmiş! batı toplumlarının elit! Yöneticilerinin onaylayıcı tutumu,diğer taraftan kendisini “Müslüman” olarak tanımlayan petro-dolar zengini şeyhlerden tutunda,arap diktatörlerine kadar,kendi politik çıkarları uğruna bu zulüm’e zımnen dahi olsa destek veriyor oluşları,yaşadığımız dünyadaki karanlığın boyutları hakkında bize çok ciddi veriler vermektedir…
Kendilerini ilah! Veya ilahın seçilmiş kulları! olarak gören bu zulüm erbabı mahlukat,haddi aşmaları neticesinde,Allah’ın rahmetinden kovulmuş bir şekilde,Tevhidin “La” boyutunun en alt kademesinde,şeytanlarının kuklası olarak yaşamaktadırlar…
Şüphesiz,hesap gününde, hakikatler önlerine serildiğinde, bunların: “Keşke biz gerçekten de LA olsaydık” dediklerine şahit olacağız…
Her ne kadar insanoğlunun her birinin,bu dünya hayatına başlaması,değişik tarih,coğrafya ve kültür ortamında gerçekleşmiş olsa bile,sezgisel olarak hissettiğimiz,kalplerimizdeki hakikatlerimize karşı olan o muhabbet nedeniyle (Haddi aşanlar hariç) hayatımız boyunca ve çeşitli vesilelerle Tevhid bilinci bize tanıştırılmak istenmektedir…
Özellikle,dünyamızın son 300 yılda geçirdiği merhaleye baktığımızda,başta batı olmak üzere,tabiat kanunlarının bazılarının çözümü ile ilgili bilgilerin getirdiği teknolojik gelişmeler,insanlığı daha bir “Ben” merkezci yapmıştır…
Tüm bu gelişmelerin menşei olarak yine kendisini gören insan,tüketim araçlarının çoğalması ve çeşitlenmesi ile birlikte arsızlığını son haddine vardırarak,ego bilinci ile hem kendisini anlamlandırmaya ham de diğerlerine nizam vermeye kalkmıştır…
Böylece var oluş misyonunu sadece “Ego” çerçevesinde kalarak yorumlayan insanın ortaya koyduğu gerçek,özle değil,ancak kabukla sınırlı kalabilmiştir…
Üstelik,tüm bu pragmatist (Çıkar hesabına dayalı) değerlerini,gerçekten bir değermiş gibi algılaması ve elinde bulundurduğu iletişim araçları ile birlikte diğerlerine korkuya dayalı bir psikoloji ile,bunları “Modern insan” söylemi ile dayatıyor oluşu,günümüz dünyasındaki ahlaki,sosyal,siyasi ve hatta ekonomik çöküşün getirdiği kaotik ortamın başlıca nedenidir…
İşte…Ne zaman ki insan,bir taraftan hem kendi içerisindeki kırılmaları,hem de dünyadaki bunca olumsuzlukların getirdiği mutsuzlukların neticesinde,kalbinin derinliklerinde hissettiği “bir şeylerin yolunda gitmediğine” dair acı ile birlikte,diğer taraftan ister aşk yoluyla olsun,isterse ilmi ile bu var oluştaki muhteşem nizamı idrak etmesi ile birlikte ortaya çıkan,hayranlığı ve aczi neticesinde,en azından sezgisel olarak hissettiği yaradanından işin hakikatini,özünü bilmeye yönelik ortaya koyduğu “Öz niyetindeki samimiyetin saflığı” neticesinde “İkra” (Oku) hitabına muhatap olur;o zaman ancak bir üst bilincin (Tevhid bilinci) kapıları kendisine açılabilir…
Gerçekten de insanın bu dünya hayatına başlaması,toprağa atılan bir tohum misali,onun kabuğunu (Egosunu) kırarak içerisindeki muhteşem insan potansiyelini ortaya çıkarabilmesi içindir…
Onun için,vahyin ışığında tüm hak peygamberler,insanlığa örnek olmak noktasında bu potansiyeli açığa çıkarmışlardır…
Onun için,peygamberimiz (S.A.V.) okuma yazma bilmediği halde ve vahiy kendisine daha inmemiş olduğu halde,vahyin ilk kelimesi olarak “İkra” (Oku) hitabına muhatap oldu…
“İkra” , (Oku) bu potansiyelin ortaya çıkarılabilmesi için varlık alemindeki bilincin yetersizliğine işaret ediyordu ve vahyin ışığında,bir üst bilinç olan Tevhid bilinci,insanlığa pencerelerini açıyordu…
İnsan için,bir taraftan nefsi ve şeytanı ile yaşadığından dolayı çok zor gibi görünen,diğer taraftan yaradanına karşı kurulmuş bulunan ünsiyeti (Sevgisi,muhabbeti) nedeniyle çok kolay olan Tevhid bilincine ilk adımı atabilmenin anahtarı “Samimiyet” tir…
İşte…özündeki potansiyelini bilmeye yönelik yaradanından talep ettiği “Samimi yakarış” nedeniyle kendisine bahşedilen iman neticesinde,bu bilince ilk adımını atabilir…
Evet…Nefsin insanda ne dominant bir olgu olduğunun farkına varan bazı düşünce ekollerinin temsilcileri,nefsi kontrol altına alabilmek için çeşitli riyazetlere girişmişler ve kendilerinde ortaya çıkan harika halleri “Gerçeği bulma” olarak yorumlamışlardır.Ancak Tevhid bilincinde olmadıklarından dolayı bilememişlerdir ki; kendilerinde ortaya çıkan o haller,nefsin daha da parlatılmasından başka bir şey değildir…
O zaman,Tevhidin “La” (Yok,hiç) boyutunun bir hikmete binaen yaratıldığını ve benlik bilinci ile “Ben” in bulunabilmesinin imkansızlığını hayretle fark eder…
Daha önce kendisinden ve diğer insanlardan ortaya çıktığını düşündüğü bütün değerlerin “Yok” hükmünde olduğunu,tüm bunların ancak ve sadece Tevhid bilincine erişmede bir basamak taşı olarak yaratıldıklarını yine hayretle fark eder…
Tevhidin “La” boyutunda,ego bilinci ile özgürlük adına,gerçek (Hak) adına ve sınırsızlık adına yapmakta olduğunu zannettiği tüm bu uğraşıların,gerçekte kendi hapishanesinin ve sınırlanmasının inşası olduğunu tebessüm ile tespit eder…
Allah’a imanın bir borç ödeme olmadığını,ancak bir teşekkür olduğunu idrak ederek,onunla girdiği iletişimin aracı olan dua halinin,hem kendi özüne,hem de Allah’a bir miraç olduğunu görür…
İnsan,şu beşeri hayatındaki yolculuğunda, kendi potansiyelindeki özünü ortaya çıkarabilmesi,ancak Allah’ın merhameti ve esirgeyiciliğinin sonucu olarak ortaya çıkan ,dua halinin tezahürü ile mümkün olabilmektedir…
Zannedildiğinin aksine insanın dua hali,onun bela ve musibetlerden kurtulmayı istemesinden ziyade,bela ve musibetlerin zuhuru,onun dua hali içindir…
Çünkü bu sayede insan,yeryüzündeki yolculuğunda kendi kişisel bütünlüğünü geliştirebileceği gibi,kalbin özü olan hakiki sevgiye de kavuşabilecektir…
Yine zannedildiğinin aksine,Tevhid bilinci ile şereflenen insan,durağan bir kişilik profili çizmez;aksine,Allah’ın rızası çerçevesinde neyi,niçin ve nasıl yaptığının farkında olarak devamlı kendisini geliştiren ve yenileyen bir “Eylem” adamıdır…
Çünkü bilincindedir ki;varlık alemindeki her bir birim, durağan değildir,aksine Allah’ın her an ayrı bir şanda olduğuna işarettir…
İşte,Tevhid bilinci ile şereflenmiş insanın,ölene kadar olan süreçteki bütün çabası,çeşitli merhalelerden geçerek “Nefsini bilen Rabbini bilir” haliyle “Yalnız var olan Allah’ı” bulabilmektir…
Ancak ne şaşırtıcı bir iştir ki,bu yolculuktaki bir insanın dahi,halen beşer olması nedeniyle nefsinin ve şeytanın saptırmalarına maruz kalıyor oluşu,onun kendisini geliştirebilmesi ve imanını tazeleyebilmesi açısından, rahmet kaynağı olabilmektedir…
Peygamberimizin (S.A.V.) dile getirdiği “İhtilafta rahmet vardır” sözü,büyük bir oranda bu kişiler için söylenmiştir…
Çünkü hayatın günlük devinimleri içerisindeki insan,Tevhid bilinci ile şereflenmiş bile olsa,hem kendi içerisinde, hem de diğerleri ile olan ilişkilerinde ihtilaflardan,şüphelerden ve tereddütlerden azade değildir…
Bir şeyin veya işin hakikatini tam manası ile bilememekten kaynaklanan,yukarıda saydığımız negatif gibi görünen bu kavramlar,bazılarına rahmet kaynağı olabileceği gibi,bazılarına da nifak kaynağı olabilmektedirler…
Tevhid bilinci ile şereflenmiş insanların hayatlarındaki en temel kriter “Gerçek” (Hak) olduğundan dolayıdır ki;nefislerinin ve şeytanlarının vesveseleri neticesinde hem kendi içlerinde,hem de diğerleri ile olan ilişkilerinde,içerisine düştükleri çıkmazlarda “İyyake na’budu ve iyyake nas’tain” (Sadece sana kulluk eder ve sadece senden yardım bekleriz) ayeti gereğince Allah’tan yardım (Dua) talep ederler…
Bu ise onlara,öz niyetlerindeki samimiyetin saflığına paralel olarak,hem kendi potansiyellerine yaptıkları yolculukta yeni açılımlar sağlayarak,hem de gerçeği (Hakkı) bulma noktasında bir lütuf olarak geri döner…
Diğer taraftan ego bilinci ile hayatı ve hatta dini anlamlandırmaya çalışanlar,öz niyetleri ego düzleminin (Menfaat,çıkar) ötesine geçemediğinden dolayıdır ki; gerçek adına içine düştükleri çekişmeleri,yine gerçek adına kendi çıkarları uğruna araçlaştırıp;kurban edenler,nifak çukuruna yuvarlanmaktan kurtulamazlar…
Bunlar için,hayatları boyunca çeşitli vesilelerle içerisine düştükleri nifak çukurları dahi,onların ders alabilip,doğruyu görebilmeleri içindir…
Eğer dersler çıkartabilip,doğruyu görebilirlerse,bu nifak çukurları da onlar için birer rahmet olabilir…Tersi durumda,hayatlarının sonuna kadarki süreçte,hele de haddi aşmışlarsa bu rahmetten mahrum bırakılırlar…
Sadece rahmet,makro düzlemde (İlahi boyutta) bu kişilerin içerisine düştükleri nifak çukurlarına bakıp,kendileri için dersler çıkarabilen diğer insanlar için söz konusudur…
Evet…Birisinde kendisine gerçeği (Hakkı) ölçü koyanla,diğerinde kendisine nefsin sıfatı olan menfaati ve çıkarı ölçü koyan arasındaki fark,iki zıt kutup misali gibidir…
Esasen Allah isteseydi,insanlığı bir melek gibi kemalat üzere yaratırdı.Onun,Tevhidin “La” boyutunu yaratması,bir hikmete binaen olup,insanın kendisini geliştirebilmesi ve “Has” ve “Sahtenin” ayırımına yönelik bir ölçüden ibarettir…
Yukarıda zikrettiğimiz konunun ve peygamberimizin (S.A.V.) hadis-i şerifinin açılımını,İmam-ı Rabbani Hz.’nin Mektubat adlı eserinin 441.mektubunda, çok güzel bir şekilde görebiliriz…
İşte…O mektuptan bazı bölümler…
“Daha önce Kur’an cümlelerinden bazılarında tereddüt hasıl oldu.Onların tatbikinden aciz kaldım.Allah’ın inayeti ile,o vesveselerin def’inde nefsime şöyle demekten başka çare bulamadım:”
“Gerçekten sen,bu Nazm-ı Kur’ani’nin Allah kelamı olduğunu biliyor ve inanıyor musun? Yoksa inanmıyor musun?”
Şayet inanmıyorsan,bahis dışısın ve kafirsin…Eğer inanıyorsan,kusur senin anlayışındadır;Kur’an dizisinde değil.Zira,yerin ve semaların yaratıcısı halıkın kelamıdır.Akılları ve idraki yaratan zatın kelamıdır.”
“Vaktaki,Yüce Sultan Hakkın fazlı ile Allah kelamının hakikatine iman hasıl oldu; o vesveseler dahi,izmihlale (Yok olma) uğradı;kaybolup gitti.Tereddütten dahi necat (Selamet,kurtuluş) buldum…”
Şu anda ise,Allah-ü Taala’nın fazlı ile iş o dereceye ulaştı ki:Kur’an nazmından yana,bir yerde benim için,idrak kusurundan dolayı bir tereddüt mecali olsa,o yer Kur’an’a imanın artmasına sebep olmaktadır.Yine bu tereddüt,Kur’an’da icazın (Açılımın) zuhuruna sebep olmaktadır.”
“Kur’an’ı anlamamakta hasıl olan iman,onu anlamakta yoktur.Zira onu anlamamakta,icaz (Açılım) yolunun inkişafı bulunmaktadır;halbuki böyle bir şey anlamak suretinde yoktur.”
Sübhan Allah…Ne hikmettir ki:Kur’an’ı anlamamak,bir kavmin delaletine ve Allah kelamını inkar etmesine sebep olurken,bir başka kavmin dahi Kur’an’a imanda kemaline sebep olmaktadır;onları hidayete götürür…Onunla bazılarına hidayet verirken,bazılarını da delalete düşürür…”
“Rabbımız,katından bize rahmet ver; işimizde bizim için muvaffakiyet hazırla…”
















