AKP'nin kapatma davası ile ilgili çok sıkıntılı ve stresli bir sürece giren Türkiye'de, bu davaya yönelik her kesimden o kadar çok değerlendirme yapıldı ki,bu yazı davayı ve değerlendirmelerini yorumlamaktan ziyade,olaya çok daha değişik bir perspektiften bakabilmek niyeti ile yazıldı.Ancak,yine de davaya ve dava ile ilgili yorumlara çok özet olarak baktığımızda,bir tarafta AKP'de ve büyük halk kesimlerinde yargının kullanılarak çok büyük bir haksızlığın yapıldığı yönünde isyan duygusuna varan görüşler öne sürülürken,diğer tarafta ise,hukuk kurallarını örnek getirerek,AKP'nin suç işlediğini ve işlediği suçun cezası ne ise yine hukuk çerçevesinde verilmesi gerektiği yönünde belli kesimlerden yorumlar gelmektedir. Yukarıda saydığımız 2 kesimin haricinde bir de 3. kesim var ki,daha çok entel takımı olarak niteleyebileceğimiz bu kişilerde,sanki ağzımızdan çıkan her söz bir ön yargıyı ifade etmiyormuş gibi,kendilerini olabildiğince objektif (Nötr) göstermeye ve aidiyet duygusu ile yapılan davranışların yetersizliğini bize hissettirerek,her 2 tarafında artılarını ve eksilerini saymak sureti ile ortama bir üst bilinç getirdiklerini zannediyorlardı.
Konu ile ilgili bizim yorumumuza gelince;Var oluşun altyapısını teşkil eden adalet kavramını beşeri alanda "Tam" olarak uygulayabilmek,şüphesiz mümkün görülmüyor.Ancak "Surette" uygulayabileceğimiz adalet sistemi,bir toplumda hukukun,en üst tabakadaki birey ve kurumlarından,en alt tabakadaki kişi ve kuruluşlarına kadar herkeze eşit uygulanabilmesi ile bir anlam ifade edebilir.Daha değişik bir ifade ile,sizin hukuk sisteminiz ne kadar yetersiz olursa olsun,ister hala darbe anayasası ile yönetilin,isterse bir kabile yasası ile yönetilin;Hernekadar,bu yetersizliklerin gerek muhtevada,gerekse suç ve ceza arasıdaki dengede,teknik olarak birtakım eksikliklerin olabilmesi,zahirde bir haksızlığa neden olsa bile,yasanın herkeze eşit uygulanabilmesi ile surette bir bütünlük içerisinde adalet tesis edilebilir.Diğer taraftan,siz ülkenizde,dünyanın en mükemmel hukuk normlarını kabul etseniz bile,uygulamada kuralları çeşitli çıkar hesapları ile kişi ve kurumlara eşit olmayan bir şekilde tatbik ederseniz,o kurallar dünyanın en büyük zulm yasaları haline dönüşür.Netice olarak,İnsan hak ve Hürriyetleri isimli yazımda da belirttiğim üzere,bizimki gibi ülkeler,demokrasinin kurallarını "Menfaat düzleminde" dahi homojenleştirip,kurumsallaştıramadığından dolayıdır ki,gücü elinde bulunduran gruplar vasıtası ile ,ekonomide vahşi kapitalizm örneğinde olduğu gibi,siyasette de ne yazık ki vahşi siyasete mahkum olmaktadır.
Bilindiği üzere, islam dininde kaza ve kader bahsi çok hassas bir konu olup,birçok kişinin ayağının kaymasına neden olmuştur.Kısaca kaza ve kader:Allahın meydana gelecek hadiseleri ilm-i ezelisi ile ezelde bilip takdir etmesi ve bu hadiselerin zamanı gelince,Allah tarafından yaratılması ve meydana çıkmasıdır.Allahın bir şeyin varlığını ezelde bilip,takdir etmesine kader,kaderin varlığı denilen şeyin zamanı gelice yaratılmasına kaza denir.(Furkan suresi 2. ayeti bu kununun açılımını yapmaktadır.) Ancak konunun derinliği nedeniyle bu ifadelerin muğlak gibi duruyor oluşu,ayakların kaymasına neden olmaktadır.
Çok uzun zamandır hemen her dinde tasviri yapılan,karanlık ve zulmü (Negatif kutbu) temsil eden şeytanın pozisyonu hep kafamı kurcalamıştır.O şeytan ki, çok yüksek ilmine rağmen,Allahın kuru balçıktan,şekil verilmiş kokuşmuş çamurdan yarattığı insana secde emrini verdiğinde,diğer tüm meleklerin aksine emri yerine getirmedi.(Hicr 28-31,A'raf 11) Kendisini insandan daha üstün ve hayırlı gördü.(Hicr 33,A'raf12) Allah onu rahmetinden kovduğunda ise,(Hicr 34,A'raf 13) çekişmesini daha da ileri götürerek insanları saptırmak için kıyamet gününe kadar süre istedi.(Hicr 36,A'raf 14) Sürenin verilmesi ile birlikte arsızlığını son haddine vardırarak,bir taraftan ihlaslı kullarının haricindeki diğer tüm insanları saptıracağını bildirirken,diğer taraftan "Sen beni saptırdığın için" (Hicr 39,A'raf 16) diyerek,girmiş bulunduğu pozisyonu,kendi tercihinden değil,rabbinin takdirinden olduğunu söyleyerek küfrünü doruk noktasına çıkartıyordu.Daha sonra Allah,ilk insan Hz.Adem ve eşine cennette ikamet etmesini ve cennetin biri hariç,diğer tüm nimetlerinden yararlanmalarını (A'raf 19) söylediğinde şeytan devreye girerek ve onların bir anlık gafletinden yararlanarak onları saptırdı.(A'raf 20) Ancak,Hz. Adem ve eşi hatalarını anladıklarında "Ey Rabbimiz! Biz kendi nefislerimize zulm ettik,ve eğer bizi yargılamaz isen ve merhamet buyurmaz isen elbette biz hüsrana uğramışlardan oluruz." (A'raf 23) diyerek tövbe ettiler.Ve Allah buyurdu ki: "Bazınız bazınıza düşman olarakl yeryüzüne ininiz.Sizin için yerde bir zamana kadar bir ikametkah ve bir temettü vardır." (A'raf 24) Böylece insanoğlunun dünya serüveni başlamış oldu.
İnsanın imtihanı olan, "Has" ve "Sahte" nin belirleneceği bu senaryoda kendi diyalektiği içerisinde şeytanın pozisyonu (Negatif kutbu temsil ediyor olması.) o kadar önemli bir yer tutuyordu ki,bazı kişiler şeytanın söylemine gelerek,Allahın onu bu iş için görevlendirdiğini söyleyerek,kader konusunu içerisinden çıkılmaz bir hale getiriyorlardı.Gerçektende insanoğlunun bu dünya senaryosundaki gerçeğini görebilmesi,zıtlıkların var olabilmesi ile mümkün olacağından,en üst noktadaki 2 zıt olan,Hz. Muhammed'in (S.A.V) getirdiği Tevhid nuru ve şeytanın getirdiği zulm ve karanlığa baktığımızda,şeytanın çok önemli bir rol üstlendiğini görebiliyoruz.
Acaba şeytan,Allahın negatif kutbu temsil etmesi için görevlendirdiği bir melek midir?
Kesinlikle hayır...Öyle olsaydı şeytan, kendine verilmiş olan görevini en iyi şekilde yapan ,masum bir melek olurdu...Ve Kur'anda belirtildiği üzere lanetlenip cehenneme koyulmazdı...
İşte,herbirimiz bu dünya hayatına başlamamızla birlikte Külli iradenin (Makro düzlem) bizim için takdir ettiği cinsiyette,şekilde,tabiat ortamında,zamanda ve önümüze sunulan bir çok seçenekler içerisinde yaşamak zorundayız.Bizim haklarımız ve sorumluluklarımız ise,seçenekler noktasında başlıyor.Cüz-i irademizle (Mikro düzlem) yaptığımız seçimlerin,ister iyi olsun isterse kötü,ister doğru olsun isterse yanlış,sonuçlarını hak ve sorumluluk anlamında yükleniyoruz.Diğer taraftan, makro düzlemde Külli irade,eylemlerimizin sonuçlarını bizim ihtiyarımızın haricinde bir hikmet üzere dizayn ediyor.Şeytan örneğinde olduğu gibi;Şeytan cüz-i iradesi ile yapmış olduğu tercihini ve neticelerini hak ve sorumluluk anlamında yüklenirken, makro düzlemde,Külli irade onun eyleminin sonuçlarını,onun ihtiyarının hariçinde bir hikmet üzere dizayn etmektedir.Hayatlarımız boyunca gerek kendi iç dünyamızda,gerekse diğerleri ile olan ilişkilerimizde,kendi seçimlerimizin sonuçlarını yaşıyoruz.Hiçbirşeyin tesadüf olmadığı bu dünyada, başımıza gelen güzelliklerin,ki bu durum nefsimize hoş geldiğinden sorgusuz sualsiz kabul ediyoruz veya bela ve musibetin,bu durumda da nefsimize acı verdiğinden isyan ediyoruz,temelinde başlıca 2 neden bulunmaktadır.Birincisi:Başımıza gelen bela veya musibet veya her ne ise,ona sebep olan birimlerin sorumluluğu saklı kalmak kaydı ile Külli iradenin takdir etmiş olduğu,geçmiş yaşantımızın bir sonucudur ancak...Yani Külli irade,geçmişte ve günümüzde yapmakta olduğumuz hatalarımızdan ve kusurlarımızdan dersler alıp,kendimizi düzeltmemiz ile ilgili bir hikmet üzere bu olayların başımıza gelmesine ruhsat vermektedir.İkincisi:Eğer geçmiş yaşantımızda çok fazla hata ve kusurumuz olmamasına rağmen bu olaylar başımıza geliyorsa ,o zaman da Külli irade yine bir hikmet üzere,tekamül edebilmemiz için bu olayların başımıza gelmesine ruhsat vermektedir.
Yukarıda anlatılanları bir örnekle somutlaştırmak gerekirse,ABD başkanı Bush'un ve avanesinin başta ırak olmak üzere,dünyanın bir çok yerinde kendi tercihleri çerçevesinde yaptıkları savaşlarda masum insanlara,hayvanlara,bitkilere vermiş oldukları bütün zararların sorumluluğunu hem bu dünyada hemde ahirette taşıyacakları şüphesizdir.Diğer taraftan,Külli iradenin bu olayların gerçekleşmesine bir hikmet dairesinde ruhsat verdiğine inanmamız gerekiyor.Bizim Külli iradenin muhtevasını ve işleyiş şeklini tam olarak bilebilmemiz,şüphesiz mümkün görülmüyor.Ancak,Allah çeşitli sırlarla ve şaşılacak işlerle süslediği iradesini mükemmel bir nizamda ve tam bir adaletle yürütmektedir...Bunda herhangi bir şüpheyi varsaymak,manayı manasızlaştırmak,adaleti zulm haline getirmektir...Nasıl getirmesin ki? Allahın olmadığı bir yaratımı varsaymak,mutlak adaletsizlik ve zulmden başka nedir ki?Bu düzlemde gerçek adaletten ve erdemden bahseden iyi niyetli bir insanın önünde intihardan başka ne gibi bir seçenek kalabilir ki?Kalsa kalsa ,herşeyin mübah olduğu karanlık ve zulmü temsil eden bir dünya kalabilir.Allahın bu var oluşta yarattığı hayrı ve şerri temsil eden her bir birim onun kemalatına ve güzelliğine ayna olmak konumundadır.Gerçekte Allahın şerri yaratması,insan örneğinde olduğu gibi onun isim ve sıfatlarından değil,(Çünkü o sadece hayır ve iyiliktir.) "Has" ve "Sahtenin" ayrılabilmesi için bir ölçüden ibarettir.
Böylece, bizim yorumumuza göre hayrın ve şerrin Allahtan olduğu hususu açıklığa kavuştu...
İşte,ister bir başbakan olalım isterse sıradan bir vatandaş,başımıza gelen herbir musibet ve belanın Külli irade düzleminde bir hikmete binaen yaratıldığının farkına varmamız gerekiyor.Önce kendi geçmişimizi ve niyetlerimizi sorgulayacağız,sonra onlarla yüzleşeceğiz.Kısaca,uyanık bir bilinçle kendi kendimizin yargıcı olacağız.Daha sonra da sorumluluğumuzda olan insanların iyiliği ve mutluluğu için ,hem onlara örnek bir kişilik sergileyecek,hemde çaba sarfedeceğiz.Hele hele,pozisyonumuz çok yükseklerde ise,bir başbakan,bir bakan vb. gibi,konumunuzun gereği olarak etrafımıza üşüşen menfaat erbabı yalakalardan ve dalkavuklardan çevremizi temizleyeceğiz.Orada bulunuş gerekcemizi "Benim hakkım ve hukukum" yerine "Milletimin hakkı ve hukuku" şeklinde oluşturacağız.Kısaca,idareci konumunda olanlarımız, kendisine Hz. Ömer'in adaletini örnek alacak...
Evet biliyorum...Tüm bunların bir ütopya gibi görülüyor...
Ancak bu yolda saf bir niyet ortaya koyarak mücadale edebilenlerimiz,zulm ve haksızlığa karşı onurlu bir duruş sergileyebilirler.
Tersi durumda yaptığımız herşey,sadece kendimizi ve etrafımızdakileri kandırmaktan öteye bir anlam ifade edemez
















